Bu sabah durakta Erhan'ı gördüm. Beraber yolculuk yaptık. Ne var ne yok ? Nasıl gidiyor ? Derken dans kursuna başlamış olduğunu öğrendim. Tango ve Vals öğreniyormuş. Ne güzel dedim. Ne güzel !.. Edinilen her öğreti bize ve yaşamımıza katılan bir serüvenin başlangıcı olur. Sonra eğilim artar macera olarak kayıtsız kalınır tüm olanlara...Sanat, sanatsal etkinlikler bir gündüşümü gibidir. Yaşamımıza alınca aydınlanmamak, ışıldamamak imkansızdır. Seviyorum müziği, seviyorum dansı, seviyorum kanımı kıpırdatan, ruhumu okşayan herşeyi... Seviyorum sanata dair herşeyi...
"Neden olmasın" dedim ve daha önce çalışmalarına katıldığım halk oyunları ekibiyle irtibat için ilk adımımı attım. Haftalık programımda onada zaman ayırmak için imkan kolladım. Bundan sonrası için gelecek haberler önemli. Kısmet ;)
Bugün çarşamba... Bir haftayı daha ortalamak üzereyim. Zaman ne amansız geçiyor. Yarın 1 ay olacak ! "Bir ay ne ki; bir sene içinde" diyenler bunu birde bekleyene sorsunlar. Tam 30 gün !! Bekleyen mi(?) dedim. İşte şimdi farkettim. Bekleyenmişim...
Ve işte her çarşamba günü programda muhtemel olan şey; sinema... Bugün -her çarşamba olduğu gibi- sinema günü. Seçimimi bu defa yabancı filmden yaptım. Gülmek olmasın dedim; ağlamak da istemedim. Gerilim olsun dedim; gerildim :)
Taş Meclisi...
Evlatlık oğlu Liu-San’ın neredeyse hayatını kaybetmesine neden olacak bir kaza geçirmesinden sonra Diane, aklını kaçıracak noktaya gelir. Günlerce korkunç kabus ve halüsinasyonların etkisi altında kalır.
Çocuğun bir mucize sonucu kurtulması ve iyileşmesi Diane’i tuhaf düşüncelere iter. Gerçekten Liu-San kimdir? Nereden gelmiştir? Göğsündeki tuhaf izin anlamı nedir? Evlatlık olarak verilmesinde Asko Vakfı’nın rolü nedir?
Sergei isimli bir Rus gencinin yardımıyla Diane bu sırrı araştırmaya başlar. Araştırma onu, “Tsevens” isminde esrarengiz bir Moğol kabilesine ve onların Taş Meclisi’ne götürür.
Diane’in etrafında tuhaf ölümler gerçekleşirken Liu-San yedinci yaş gününde kaçırılır. Oğlunun nereye kaçırıldığını tahmin eden Diane, kendini Doğu Moğolistan’ın ücra bölgelerinde bulur. Oğlunun kaderinin yazılı olduğu, unutulmuş ve vahşi dünyasında bir yolculuğa çıkar.
Anne şefkatinin her şeyden güçlü bir duygu olduğunun anlatıldığı film, Fransız kara film ve korku öğelerini mükemmel şekilde biraraya getiriyor.
Filmin Künyesi Yönetmen: Guillaume Nicloux Senaryo: Guillaume Nicloux, Stephane Cabel Görüntü Yönetmeni: Peter Suschitzky Kurgu: Guy Lecorne Sanat Yönetmeni: Olivier Radot Yapımcı: Yves Marmion Ortak Yapımcılar: Integral Film, Rai Cinema, TF1 Film Production Kostüm Tasarımı: Judy Shrewsbury Tür: Korku
Oyuncular: Monica Bellucci (Diane), Moritz Bleibtreu (Sergei), Catherine Deneuve (Sybille), Sami Bouajila (Lucas), Elsa Zyberstein (Clarisse), Nicolas Thau (Liu-San), Lorenzo Balducci (dedektif Neves), Eric Caravaca (Laura’nın babası)
Bu arada minik Liu-San ne kadar da Tamay'ımı anımsatıyordu.
Miniğim, yeğenim seni ne çok özledim; bilemezsin. :(
Haftanın en sevdiğim günü. Salı, salı, salııı ... Söylemesi bile güzel :)
Öğlen oldu.
Sevgili Aydın ve Ümit ile buluşup, öğle yemeğini birlikte yedik.
Seçim tamamiyle Aydın'a ait olup, kendimizi çin yemeklerinin yapıldığı bi cafede bulduk. Uzunca bir süre menü ile cebelleştikten sonra, hafifte iştahımı açmaya çalışarak "bu tamamdır kızım Hülya" dedim ve seçimimi yaptım. Çin böreği :) İlerleyen sürede iÇİNi Yakan Börek olarak değiştirdim. O neydi öyle yaw? Tam öğle vakti oldu, gün geçmek üzere derken mide ağrısı da eklenince tüm gün geçmek bilmedi. Derkeeenn saat 17:30 ve İstiklal'de bi vızıltı oluşuyor. Atom karınca Hülya koşar. Florya-Taksim otobüsü kaçtı kaçacak. Yetişmeliyim... Yetişmek zorundayım...
-Merhaabaaa
-Hoşgeldiniiiiz
(Seviyorum İETT şoför abilerimi :)
-Şey, abi şuraya kıvrılabilir miyim ?
-Tabii ne demek, rahat olun. Hazır da gün geçmiş sayılır. Rahatınıza bakın.
-Ne; günlerden ne bugün?
-Ahh bilmiyor musunuz? Hatırlatmış olmayayım o halde!
-Evet, anlıyorum. Bugün haftanın ikinci günü. Müsadenizle zevkten ölebilir miyim? Hemen şuraya kıvrılıp :P
İşte evimdeyim.
Annecik ve ben akşam yemeği sonrasında alışveriş bahanesi ile yürüyüşe çıktık. Dönüş yolunda yürümekle kalmayıp anneciimi koşturdum. Acele etmeliyiz; spora geç kalacam derken, annem "eee şimdi yaptığın ne" diyerek günün bombasını içime attı. Malum koşturuyoruz ! Muhahaaa :)
O hızla kendimi koşu bandında buldum. Bacak inceltme çalışmaları sonrası forma girdim havasıyla mutlu mesut evimin yolunu tuttum. :)
Ahanda şimdi odamdayım. O da ne? Uyku tutmaz bi türlü :/
Cumartesi, Aralık 16, 2006 - Haftasonu gelmiş; kime ne?
İşte beklenen gün; cumartesi... Yani haftasonu grubunun ilk günü. :) Bugünde geç uyanayım, yataktan geç kalkayım diyemediğim için ben yine sabahın 07:00'sinde ayaklandım. Bu "diyememek" halimden yakındığım filan yok aslında; tamamiyle alışkanlık olduğu için erkenden kalkıyorum. Sonrası da malum... Yapılacaklar belli... Ancak bu sabah diğer haftasonu sabahlarında olduğu gibi ormana; spora gitmedim. Çünkü şu aralar havada yüksek basınç etkisinin olması dolayısıyla sis var ve bu çökmüş bulutda yer alan egzos atıkları gibi zararlı moleküller canlıların sağlığına tehlike unsuru oluşturuyor. Dolayısıyla ben yarardan çok zarar uğrayacağımı düşünüp, -özellikle sabahları oluşan- sise maruz kalmak istemedim. Kahvaltıyı hazırlayıp bi güzel keyif çattım. :) Derken kursa gittim. Akşam üzeri eve geldim, şöyle bir uzanayım dedim. O da ne uyumuşum :) Uyandım ama hala rüya da gibiyim. O nasıl bir rüyaydı öyle ?!
Pazar günü olmuş bile... Uykum gelsin diye bekliyorum; sütü mü de içtim ama nerdeee? Kitap okuyayım bari... Bu arada Yaşar Kemal'in İnce Memed serisinin ikincisini de bitirmiş bulunmaktayım. 3. elimde şuan. Birde 4 var. Çok sürmez biter bu seri. Hele bu geçtiğimiz hafta gibi olursa önümüzdeki günler; sabahları 2 saate yakın süren yolculuğumda Meydan Laurose bitirmem bile olasıdır :))
... Memed başını ağır ağır kaldırdı. Gözleri gene öyle ışığa kesmişti. Kafasından sarı parıltı aktı,kaynadı.
"Ali kardaş! Gece yarısı evinde olur mola? Bulabilir miyim?"
"Bulursun. Elinle koymuş gibi. Korkusundan gece bir adım bile atamaz gece."
"Evi bir daha iyice söyle hele."
"Hapishane var ya, var. Sen orayı bilirsin Haa, işte onun sağında Candarma Dayırası var. Candarma Dayırasını az geçince, sokağın öteki ucunda çivit boyalı bir tek ev var. Sen gece gidecegine göre, boyası gözükmez. Yalnız bir tek ev. Uzun minare gibi bir bacası var. Oradan doğrultursun. Belli olur. Gözüne hemen çarpar. Uzun.İki katlı. Oradaki evler hep bir katlı. Abdi Ağa günbatıdaki odada yatar, tek başına. Alttaki büyük kapı arkadan sürgülüdür. Bir yarık vardır. O yarıktan hançerini sokar, yukarı kaldırırsın. Açılır."
Memed, bir şey söylemeden kalktı, ata doğru gitti çözdü, atladı. Doludizgin... Rüzgar gibi süzülüyordu at. Yalısı kaval gibi dürülüyordu. Kulağına aşağıdaki değirmenin şakırtısı gelince kendine geldi. Atın başını çekti. Azıcık bir süre durdu. Kulak verdi. Sonra, atı ağır ağır sürdü. Tüfeğinin ağzına kurşun verdi. Tabancasına da... Tekerleklerin evinin orada at ürker gibi yaptı. Burada atı mahmuzladı. Çarşının ortasından geçti. Kahvelerin lüks lambaları daha yanıyordu. Birkaç adam ona tuhaf tuhaf baktı. Bu günlerde silahlı adamlara o kadar şaşmıyorlardı. Olağandı. Boş verdiler. O, adamları görmedi bile. Caminin yanındaki sokaktan yukarı sürdü. Uzun bacalı ev sola düşüyordu. Evin önünde attan indi. Atı avludaki büyük, karanlık dut ağacının yatık bir dalına bağladı. Hançerini soktu, evin kapısını açtı. Yukarda ışık yanıyordu. Merdivenleri üçer üçer çıktı. Kadınlar, çocuklar Memedi görünce bir kıyamettir kopardılar. Doğru günbatıdaki odaya gitti. Abdi Ağa, uykulu uykulu kollarını açmış geriniyordu.
Abdi gözlerini açtı. Önce inanamadı. Sonra gözleri açık öyle kalakaldı. Gözlerinin karası bile apak kesildi. Dışarıda bir kıyamettir kopuyordu. Memed elindeki tüfeği doğrulttu. Abdi Ağanın göğsüne üç el ateş etti. Kurşunların rüzgarından odadaki lamba söndü. Yıldırım gibi merdivenlerden aşağı indi, ata bindi. Bu sırada candarmaların haberi olmuş evi boyuna kurşunluyorlardı. Atı doludizgin Toros'a sürdü. Arkasından kum gibi kurşun kaynıyordu. O hızla kasabayı çıktı.
Gün doğuyordu ki köye girdi. Orta yerde atın başını çekti. At terden kapkara olmuş, göğsü körük gibi inip inip kalkıyordu. Boynu,sağrısı köpüğe batmıştı. Memed de çok terlemişti.Ter, kulunçlarından fışkırmıştı. Yüzü perçemi ıpıslaktı. Gün bir adam boyu yekindi. Gölgeler uçsuz bucaksız batıya doğru uzadı. Islak at tepeden tırnağa ışığa boğuldu. Her yanı pırıl pırıl. Öyle dimdik.
Köylüler, onu orta yerde, at üstünde dimdik, kaya gibi gördüler. Yavaş yavaş, sessizce, çoluk çocuk, genç yaşıl dört bir yanını aldılar. Kocaman bir halka oldular. Ortalıkta çıt yoktu. Soluk alışları bile duyuluyordu. Gözlerini ona dikmişlerdi. Yüzlerce göz üstündeydi. Susmakta inat ediyorlardı.
Orta yerdeki dimdik, kaya kesilmiş atlı azıcık kımıldadı. At bir iki adım attı sonra durdu. Atın başını kaldırdı. Gözlerini kalabalığın üstünde gezdirdi. Hürü ana sapsarı kesilmiş, kurumuş, kanı çekilmiş, gözlerini kocaman kocaman açıp üstüne dikmiş ondan bir söz, bir devinme bekliyordu. Sonra at gene kımıldadı .Memed atı Hürü Anaya doğru sürdü. Önüne gelince atın başını çekti.
Alidağı tarafına doğruldu. Bir kara bulut gibi köyün içinden süzüldü, çıktı. Gözden yitti. Çift koşma zamanıydı. Dikenlidüzünün beş köyü bir araya geldi. Genç kızlar en güzel giyitlerini giydiler. Yaşlı kadınlar sütbeyaz, sakız gibi beyaz başörtü bağladılar. Davullar çalındı... Büyük bir toy düğün oldu. Durmuş Ali bile hasta haline bakmadan oyun oynadı. Sonra bir sabah erkenden toptan çakırdikenliğe gidip ateşe verdiler. İnce Memedden bir daha haber alınamadı. İmi timi bellisiz oldu. O gün bu gündür, Dikenlidüzü köylüleri her yıl çift koşmazdan önce, çakırdikenliğe büyük bir toy düğünle ateş verirler. Ateş üç gün üç gece düzde, doludizgin yuvarlanır. Çakırdikenliği delicesine yanar. Yanan dikenlikten çığlıklar gelir. Bu ateşle birlikte de Alidağın doruğunda bir top ışık parlar. Dağın başı üç gün üç gece ağarır, gündüz gibi olur.
Bir güzel haber daha... Tabii gerçekleşebilirse bu güzellik paylaşımla daha da büyüyecek !
Ablacım; canım ablam yılbaşı ve bayram vesilesi ile Türkiye'ye gelme kararı almış. Bunu haber ettiğinde çok mutlu oldum. Gerçekleşmesi için bu kısa sürede bilet ayarlamamız gerekiyor. Dilerim bir aksilik olmaz ve yılın son günü; bayram sabahında sevincimiz bu paylaşımla büyür mutluluğa dönüşür. Tabii yeni yılı birlikte karşılamak da ayrı bi mutluluk... Allahım ne olursunnnn bu mutluluğu bizden esirgeme !!
Yoğun bi haftanın ortasındayız. Malum yıl sonu yaklaşıyor ve bir çok şirket, hesapları kontrol, mütabakat, devir işlemleri, stok kontrolleri, depo sayımları vs. gibi uygulamalarla meşgul. Bende bu meşguliyetin üzerimde bıraktığı ağırlığı yaşayan biri olarak akşam üzerleri, ofiste olmadığım zamanlarda rahatlamak amacıyla kendimi haylazlığa verdim. :) Yani yine sinemaya gittim. Bu defaki seçimim "Dondurmam gaymak" adlı film oldu.
"Küçük esnafın, küçük kasabanın, "küçük" insanların "büyük" filmi Dondurmam Gaymak, bu bağlamda küreselleşen dünya ekonomisi karşısında çaresizce çırpınan küçük esnafın, eski tarz teknikle üretim yapıp satan bir dondurmacının traji-komik hikâyesini anlatan bir film. Yıl 1995. Ege'nin küçük bir kıyı kasabasında babadan kalma mesleği dondurmacılıkla geçinen Ali Usta, büyük dondurma firmalarının karşısında durabilmek için banka kredisiyle küçük bir motosiklet alır ve bu motoru dondurma satmaya uygun bir şekilde römork ve benzeri aksesuarlarla donatır. Yakın çevresi bu durumu alaycı ve sitemkâr bir tavır ile karşılar. Satış yapmak için yola koyulduğu bir gün, Ali Usta'nın motoru ve dondurma yüklü römorku çalınır. Deliye dönen Ali Usta, olayı büyük dondurma şirketlerinin kendisine karşı bir planı olarak algılar. Oysa hırsızlar, dondurmaları afiyetle yiyen bir çocuklar çetesinden ibarettir." (Copy-Paste'ın ustasıyım, gözlerinin hastasıyım :)
Filmi beğendim. Son zamanlarda izlediğim filmler arasında "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" adlı filmi izlediğimde aldığım tadı henüz bulabildim. Doğal, yüzünde gülümsemeni eksik etmediğin hoş bir yapım olmuş. Emeği geçenleri tebrik etmek lazım.
Geleneksel bir İstanbul mahallesinde doğmuş olan Muharrem 30 yılı aşkın bir süredir aynı mahallede yaşamaktadır. Sade bir işi vardır. Mütevazi ve içe dönük bir kişi olan Muharrem gece gündüz ibadet ederek, cinsellikten uzak, en sert İslami akidelere sıkı sıkıya bağlı bir yaşam sürdürmektedir.
Muharremin koyu dindarlığı, varlıklı ve güçlü bir tarikat şeyhinin dikkatini çeker. Onun alkışlanası güvenilirliği ve vicdani zenginliği, bu şeyhin kendisine tarikatın sahip olduğu sayısız mülkün kira toplayıcısı olarak çalışacağı idari bir görev teklif etmesine yol açar.
Yeni giysiler, cep telefonu ve bilgisayarla donatılmış Muharrem, şimdi uzun zamandır uzağında kalmayı başardığı modern dış dünyanın içindedir. Saf bakışları kısa zamanda içki tüketimi ve hayır konularına karşı gösterilen çelişkili davranışlara şahit olur.
Muharrem, artık tahakküm eden ve mağrur bir kişi olmuştur. Çalıştığı yerde elinde olmadan bir yolsuzluk yapar. Daha da kötüsü, Muharrem'in iç huzuru gitgide bir işkence haline gelen, gece-gündüz kendisini rüyalarında cezbeden baştan çıkarıcı bir kadının görüntüsü ile allak bullak olur.
Muharrem yaşamını dünyevi ve manevi değerleri birbirinden ayıabilme üzerine kurmuştur. Ama kendini adadığı değerler bir bir yıkılmaktadır. Allah korkusu akli dengesini zedelemeye başlamıştır...
Akşam yemeğini yedikten sonra "ne yapalım, ne edelim" derken, Güven ile birlikte kendimizi sinemada bulduk. Geçen gün arkadaşım Mustafa'nın sözünü ettiği ve yaptığı yorum sonucu bende daha da merak uyandıran film tabii ki Güven'in de ilgisini çeken Takva'ydı.
Filmi beğendim. Gerek görsellik gerekse oyunculuk açısından doyurucu bir filmdi. Senaryonun içinde bulunduğumuz yaşamın bize farklı gelen kesiminde yaşanıyor olması en çok ilgilendiğim kısım oldu. Bilmediğimiz, çok da aşinası olmadığımız zikr ayinleri, dini sohbetler bana farklı geldi. "İnanamıyorum" filan dedim bazı sahnelerde... Kısacası, filmi izlenmeye değer buldum.
Takva;
Toronto Film Festivali’nde jüri özel ödülü, Kars Altın Kaz Yarışması’nda 1.lik ödülü 43. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden “En İyi 2. Film”, “En İyi Senaryo”, “En İyi Erkek Oyuncu” dahil 9ödül aldı.